1.18.2012

avuntu.!.

bugün de bitti dedim yüksek bir sesle. yarın cumartesi. ofiste kimse kalmamıştı. duyan olmadı. bakıldığında intihar süsü verilmiş izlenimi veren kravatımı biraz gevşettim. çalışma masamın yanına koyduğum çantama uzanıp , bilgisayarımı ve işle ilgili bir kaç dosyayı çantaya koydum. oturduğum sandalyenin arkasına astığım ceketimi giyip ofisten ayrıldım. binadan çıktığımda havanın ne kadar soğuk olduğunu fark edip , paltomu almamakla ne kadar büyük bir hata yaptığımı düşündüm. neyse ki evim yürüme mesafesinde ve kısa bir süre sonra evde olacağım diyerek biraz olsun kendimi avuttum. fakat bu ekstra mesailer beni fazlası ile yoruyordu. yinede çalışarak bu tek düze hayatımı biraz olsun sıkıntısız hale dönüştürüyordum. evet , avuntularım klasikleşmiş olanlardan seçiliyor. her ne kadar polyanna denen orospuyu öldürmek istesem de bazen onun gibi davranmaktan başka şansım kalmıyor. ölüme bile alışabiliyor insan. saat neredeyse 11.00'e geliyordu. ofisin olduğu sokaktan ana caddeye doğru çıktım. yolun karşısındaki içki bayiine uğrayıp kendime 35'lik bir votka alayım diye düşündüm. öyle yola atlanacak durgunlukta bir trafik olmadığı için trafik ışıklarına doğru yöneldim.

trafik ışıklarına geldiğimde , "bu o konuşanlardan değilmiş" diye düşündüm ve konuşkan olanların taklidini yapmaya başladım. lütfen bekleyiniz , lütfen bekleyiniz , şimdi karşıya geçebilirsiniz , şimdi karşıya geçebilirsiniz. düğmeye basmadığım aklıma gelince, ana teması kendimi güldürmek olan küçük gösterimden vazgeçip düğmeye bastım. arabalar durmaya başladı. ileri doğru bir adım atacaktım ki dur dedi bir ses. biri bakar mısınız diye seslenseydi bu kadar etkili olmaz , yürümeye devam ederdim. fakat bu kesin dur emrine yine aynı kesinlikte tepki verip durdum. arkamı döndüğümde kimse yoktu. tekrar karşıya geçmek için döndüm ve yine o ses. dur. oku emrini kıskandıracak şekilde duruyordum. fakat ciddi ciddi duruyordum ve bu işi bu kadar ciddiye almış olmam da beni düşündürmeye başladı. tekrar döndüm ve önünde durduğum binanın bahçesindeki çalılıkların oynadığını fark ettim. araçlar tekrar hareket etmeye başladı. çalılıklara doğru ilerledim. o ses yine dur dedi. kim var orada diye seslendim. beni buradan götürür müsün diye cevap verdi. sanki bir kadın sesi gibiydi. biraz daha yaklaştım. karanlığın içinde parlayan o mavi gözleri gördüğümde irkildim ve geriye doğru bir adım attım. öylesine parlak ve öylesine fosforluydu ki. hatta düşük watt'lı bir ampul gibi ışık saçıyordu.

çalılıkların arasından bana doğru gelmeye başladı. tekrardan , götür beni buradan dedi. etrafıma bakındım. ne arabalar vardı ne de insanlar. gariptir ki rüzgardan başka hiç bir ses duymuyordum. bana bakan ve etrafa  resmen mavi bir ışık saçan gözler tam önümdeydi. bedeni bir karaltıdan ibaretti ve ne kadar görmeye çalışsam da gözleri yüzünden göremiyordum. aklımdan bir sürü düşünce geçiyor hatta bir yandan kaçsam mı diye düşünüyordum. fakat karşı koyamadığım bir hisle olduğum yerde duruyordum. aklıma gelen ilk şeyi söyledim. kimsin sen ?

götür beni buradan dedi ve omzuma doğru dokundu. kendimi birden caddenin ortasında buldum. kulağımın dibinde korna sesleri. yanımdan arabalar geçiyordu. arabaların farları gözümü alıyordu. yerden kalktım , ezilmeden kaldırıma ulaştım. yolun diğer tarafına geçmiştim. önünde durduğum içki bayiinin yanındaki boş dükkanın camına dayandım. onu gördüğüm yere doğru baktım. gitmişti. bir kaç dakika düşündüm. demin neler oldu? hayal mi gördüm? acaba  bu günlerde çok mu yoruluyordum diye düşündüm. öylesine gerilmiştim ki çantayı bile bırakmamışım elimden. duruma hala anlam veremiyordum fakat biraz olsun kendime gelmeye başladığımda bir an önce eve gitmeliyim diye düşündüm. tedirgin bir şekilde , devamlı etrafıma bakarak eve kadar gittim. eve girdiğimde bir süre kapının önünde öylece dikilip kaldım. biraz daha sakinleştikten sonra üzerimi değiştirip salona geçtim. koltuğa oturdum. kafamı dağıtmak için televizyonu açtım. yorgunluğunda etkisi ile televizyonun başında uyuyakalmışım.

biri omzuma dokunuyormuş gibi hissedip fırladım yerimden. yatak odasından sesler geliyordu. uyku sersemi masanın üzerinde duran vazoyu elime alıp odaya doğru ilerledim. odanın aralık duran kapısından uzanıp ışıkları yakmaya çalıştım. tekrar o sesi duydum. dur! hızla geriye doğru çektim kendimi. kapının yanında duran sandalyeye takılıp yere yuvarlandım. vazo elimden fırlayıp uzak bir köşeye düştü. kafamı odanın aralık kalmış kapısına doğru çevirdim ve karanlığın içinde yine o gözleri gördüm. kimsin sen diye bağırmaya başladım. kimsin? nereden geldin? ne istiyorsun? avazım çıktığı kadar bağırıyordum. hala götür beni buradan diye karşılık veriyordu. korkuyordum. sesim git gide yükseliyordu. kimsin sen? neden ben?

birden kapı çaldı. komşular sesimi duymuş olmalı diye düşündüm. ardıma bakmadan ve koşarak kapıya gittim. kapıyı açtığımda karşımda ev sahibim Hikmet abi duruyordu. başıma bir şey gelmiş olabileceğini düşünerek yanına uzunca bir sopa almıştı. odamda bir şey var , odamda biri var diye bağırıyordum. omuzlarımdan tutup silkeledi. sakin ol , kendine gel dedi. içeri girdi. nerede diye sordu. yatak odasında diye cevap verdim. kim var orada diye seslenerek odaya doğru ilerliyor bende arkasından gidiyordum. aralık duran kapıyı tekme ile açtı. uzanıp ışığı yaktı. hani kimse yok burada, dedi. buradaydı , masmavi parlak gözleri vardı dedim. odanın içinde onu aramaya başladım. dolaplara baktım. yatağı kaldırdım. Hikmet abi , oğlum sakin ol diyordu fakat olamıyordum. çok sürmedi , yoruldum ve odanın ortasına oturdum. Babanı aramamı ister misin diye sordu. hayır dedim sert bir sesle. peki ama sakin olmalısın artık dedi. istiyorsan burada kalabilirim? dedi. Hikmet abi babamın eski bir arkadaşıydı. çocuklukları beraber geçmiş. babam ofisin Hikmet abi'ye yakın bir yerde olduğunu öğrendiğinde bu daireyi tuttu. dediğim gibi ev de zaten Hikmet abinindi. rahatsızlık vermek istemem diye yanıtladım. sende benim oğlum sayılırsın , rahatsızlık falan bunları düşünme dedi. peki dedim.  salondaki koltuğu hazırladım. bende odama geçtim.

öğlen saatlerinde anlam veremediğim garip bir rüya yüzünden korkmuş bir şekilde uyandım. hastane odasında bir kadın. burası çok karanlık , boğuluyorum diyordu. sebebini bilmediğim bir şekilde gidemeyiz , kalman gerekiyor diyordum . öylesine masum bir yüzü vardı ki. fakat öylesine solmuş. ve sanki onu uzun süredir tanıyordum. dışarıya çıkalım diyordu ve ben yine, kalman gerekiyor diyordum. derken bir sürü doktor giriyordu odaya. panik halindeydiler. neler oluyor diye bağırıyordum. doktorların arasından kıza bakıyordum. solgun gözlerini bana dikmiş , kurtar beni diye bağırıyordu. sonra birden herkes sustu. doktorlar bana döndü ve hep bir ağızdan üzgünüz dediler. neden diye sordum. üzerime gelmeye başladılar. üzgünüz , üzgünüz , üzgünüz. işte o an uyanmıştım.

yataktan fırlayıp Hikmet abi diye seslendim. salona gittiğimde Hikmet abinin çıktığını ve masaya bir not bırakmış olduğunu gördüm. - Levin , benim çıkmam gerekiyor. bir şeye ihtiyacın olursa numaramı biliyorsun. çekinme ara. -  yazıyordu. notu bırakıp mutfağa geçtim. dünden kalan ekmeklere baktım. yenilebilir durumdaydılar. çay demleyip kendime yumurta hazırladım ve kahvaltıyı aradan çıkardım. hafta sonu olduğu için bir kaç arkadaşla buluşmaya karar verdim. hem kafamın da dağılması gerekiyordu. aklımın bir ucunda hep aynı soru. hayal mi ,gerçek mi ? bir kaç arkadaşımı arayıp Kadıköy'de buluşmaya karar verdik. üzerimi değiştirip evden çıktım. hava oldukça bulutlu. hani insanın üzerine sebepsiz bunalımlar yükleyen havalardan. caddeye geldiğimde dün o gözleri gördüğüm yere doğru baktım. her şey çok normal görünüyordu. bir süre taksi bekledim. gelmedi. minibüsle gitmeye karar verdim ve ilk gelen minibüse bindim. minibüs neredeyse doluydu. oturacak yer olmadığından , ön koltuğun hemen arkasında ayakta dikiliyordum. camdan dışarıyı izliyordum.

bir şey oldu. minibüste çalan müziğin durduğunu hissettim. sonra sanki arkamda kimse yokmuş gibi hissettim. arkamı döndüğümde minibüs bomboştu ve bomboş yolda kendi kendine ilerliyordu. kalbim hızla atmaya başladı. tekrar camdan baktım. dışarıda da kimse kalmamıştı. herkes kaybolmuştu. yine mi ? diye düşündüm. panik içinde sürücü koltuğuna geçip minibüsü durdurmaya çalıştım fakat durmuyordu. çok düşük bir hızla öylece ilerliyorduk. sonra birisi "gel" dedi. ses sanki hemen arkamdan geliyordu. dönüp baktım ama kimse yok. tekrar yola baktım ve yine onu gördüm. elli metre kadar ileride yolun ortasında öylece duruyordu. gündüz gözüyle daha da korktum. gölge gibi bir beden ve bu mesafeden bile fark edilen o mavi gözler. minibüsün camını tekmelemeye başladım fakat bir türlü kırılmıyordu. gel diyordu bu defa ve bu kesin emre yine kesin bir cevap veriyordum. istemesem de gidiyordum. arka koltuğa geçip yere doğru çömeldim. minibüs bir süre daha ilerledikten sonra durdu. kapı açıldı. iliklerime kadar hissettiğim soğuk bir rüzgar esti. kafamı kaldırıp kapıya doğru baktım. o mavi gözler bana doğru yaklaştı. dışarıya çıkalım dedi. gölge bir el uzandı. karşı koyamadım , uzattım elimi.

birden kendimi bir hastane odasında buldum. vücuduma bir sürü şey bağlanmıştı. yattığım yerden kalkmaya çalıştım ve hemen yanımdan bir el uzandı. baba. buradayım oğlum , yanındayım. neler oluyor , neden buradayım diye bağırdım. sakin ol dedi. bir şey hatırlamıyor musun diye sordu. neler oluyor , neyi hatırlamam gerekiyor diye cevap verdim. gözünden bir damla yaş geldi ve bir şey yok oğlum , iyi olacaksın dedi. o sırada bir doktor girdi odaya. babama dönüp biraz konuşabilir miyiz dedi. baba , dedim. bir şey yok , hemen geliyorum dedi. kapının hemen önünde konuşmaya başladılar. duyuyordum.

- üzgünüm, dedi doktor. yaşadığı üzüntü de bunu tetiklemiş olacak ki durumu bu noktaya geldi. beynindeki tümör fazla büyümüş. elimizden gelen her şeyi denedik fakat tedaviye de yanıt vermiyor. hatta sanki gitmek istiyor gibi. hani bahsettiğiniz şu kız, ARYA. aynı hastalıktan ölmüştü değil mi ?

ARYA. evet , bir kaç sene oluyor. oğlum! başlarda atlatmış olduğunu düşünüyorduk fakat son zamanlarda oldukça kötü bir hal almıştı. kafasını dağıtmak için çalışmayı da denedi ama olmadı. beynindeki tümörü öğrendiğinde daha da kötü oldu. son zamanlarda hayaller görmeye başlamıştı. dışarıdaki son halini hatırlıyorum da bir minibüsün içinde kendinden geçmiş bir şekilde götür beni buradan diye sayıklıyordu. onu o şekilde bulana kadar işlerin bu denli ilerleyebileceğini düşünmüyordum. o kızı çok sevmişti . işin üzücü kısmı , hastalığı yüzünden onu hatırlayamıyor bile. nedenini bilmese de hatırlayamadığı gerçeğin acısını çekiyor. çok sevmişti o kızı. oğlum...

ARYA...

2 Yorum:

Hazel dedi ki...

aldı götürdü.. Bir okuyuşta bitiverdi..etkiledi...
Çok güzeldi gerçekten..

ahm dedi ki...

Yine bi kabus, bi rüya gibi.